Aşçı İbrahim Dede’nin 19. yy. sonlarında kaleme almaya başladığı hatırat ve seyahatname türündeki eseri, bir dervişin hatıraları olmaktan ziyade O dönem Osmanlı toplum hayatını
çok yönleriyle etraflıca anlatmaktadır. İstanbul’daki tasavvufi hayat ile Erzurum, Erzincan, Şam, Hicaz, Bağdat, Edirne’ye kadar Osmanlı coğrafyasındaki özellikle askeri hayatı cazip bir üslupla gözler önüne sermektedir.
Bu hatıraları birkaç yıl evvel okumuş çok zevk almıştım. Zaten ruhaniyetli kitaplar kendini okutuyor. 2025 yılı ikinci yarısında, bu kitaptan biz de seçmeler yapsak, hem lisan zevki
hem maneviyat meylinin kuvvetlenmesine vesile olabilir, diye düşündük. Bu sebeple eserin ilk 2 cildini yeniden anlamaya çalışarak okuduk. Hakikaten peşin hüküm, fikri sabit sahibi
olmayanlara ecdadın zengin dilini zevk ettirir, inşirah ve intibaha vesile olur diye bu çalışmayı yaptık. Sivil asker azizanın himmetlerini ümid ve temenni ederiz.
« Miri Malı Çarşısı » ile başladığımız zat-ı muhteremin, nevi şahsına münhasır “müfid ve muhtasar eserlerden” nakiller yapmaya devam ediyoruz. İnsanlara, hadiselere bir kitap nazariyle bakabilmek, anlam verebilmek, hayatı anlamlandırabilmek ve büyüklerin sözlerinin ardındaki derinliği keşfederek zevkiyâb, şifayâb olalım istedik. Çalışma gayreti, yaşayan eserleri, yetiştirdiği talebeleriyle tanınan hezarfen zevatların eserlerini okumaya anlamaya çalıştık. Güzel yaşamış, güzel hatıralar kelamlar bırakmış mübarek insanların eserlerinden istifade etmek herkese nasip olmuyor. Bizim ecdadımız “sözü mevzun düşürmeye” ahenkli ve manalı söz söylemeye dikkat etmiş. Tarihimizde nazım-nesir eser vücuda getirmede kadın-erkek adeta yarış halindedir. İlmi çalışmalar çoğaldıkça bunlar kül-toprak altından çıkacaktır. Okuyanların dinleyenlerin hatırları hoş, gönülleri şad u handan olması ümid ve temennisiyle.
Görünce seven, sevince yazan Fahri Tuna, M. Selahaddin Şimşek’in güzel gönlünden gelen ısrarlı dileğe uyarak başladığı “portre” yazılarından oluşan kitap zincirine iyilik dolu yeni bir halka ekliyor: “Gördüm Sevdim Yazdım.” Bu kez, Mehmet Şeker dostumuzun da hamurunda tuzu var. Tuz diyorum ama şekerden daha tatlı.
Tuna, modern Türk edebiyatının çorak bir alanını gönlünün pınarıyla sürekli sulayıp duruyor. Portre yazıları denince artık akla ilk onun adı geliyor. Anlatırken nakış gibi dokuyor. Bilgi ve belge dağarcığımıza yenilerini ekliyor. Böylece hem bir dil şöleni çıkıyor karşımıza hem de yakın kültürel/toplumsal tarihimizin, tarihdaş coğrafyamızın en zengin sofrası seriliyor.
Sadık Yalsızuçanlar
Şirk, sosyal adaletsizlik, ahlâki çöküntü, kadınların değersizleştirilmesi, -fert ya da devlet- zengin ve güçlülerin fakir ve zayıflara haksızlık ve zulümleri, kan davaları, içki, kumar, şans oyunları, tefecilik, faiz, rüşvet, adaletsizlik, zina vb. daha birçok kötülükler tıpkı cahiliye döneminde olduğu gibi ve hatta daha yaygın halde günümüzde yaşanmaya devam ediyor.
Peki, ne oldu da yaklaşık bin beş yüz yıl geçtikten sonra Kur’ân önümüzde duruyor, Peygamber Efendimizin (sav) sünneti biliniyor ve korunuyor olduğu halde cahiliye döneminde olanlar bugün yine zirve yaptı?
21. yüzyılın günümüz insanı, bilgi ve teknolojide doruk noktada olmasına karşın insani değerler açısından barbarlık çağının cahilliğinden nasıl kurtulacak?
Peygamber âşığı Seyfi Çuhadar, Böyle Bir Peygamber Sevilmez mi? Peygamberimizi Sevdim Ben adlı eseriyle, geçmiş ve günümüz âlimlerinin değerli çalışmalarını inceleyip harmanlayarak yılların verdiği birikimle hâlisane ve âcizane duygularla okuyucularına bu soruların cevaplarını sunuyor.
Allah’ı sevmenin ve O’nun sevgisine ulaşmanın yolunun Hz. Peygamber’e (sav) uymaktan geçtiğini önemle hatırlatıyor. Dini doğru anlamak ve yaşamak için Sünnet-i Seniyye’nin bilinmesi ve uygulanmasının zorunluluğunu dile getiriyor. Bireyin inançtan ibadete, ticaretten ahlâka kadar tüm hayatını şekillendiren, sahih din anlayışının iki temel kaynağı, en güvenilir rehberi olan Kur’ân ve Sünnet’in bir bütünlük içerisinde yaşanması gerektiğini açıklıyor.
Yazarın kitap boyunca hissedilen bu yöndeki samimi niyet ve gayretleri okuyucularda da aksiseda bulacaktır.
Tanınmış bir üniversite hocamız “çalışmak için üniversiteden emekli oldum” demiş. Hem çalışma şartlarından hem de talebelerin ilim talepsizliğinden hoşnutsuzluğunu dile getirmiş. Bunlar hakikaten ciddi meseleler. Üniversite en üst ilim müessesesi. Mensuplarının kütüphane ve laboratuvardan çıkmaması gerekir.
Üniversiteyi bitirdikten sonra yeni kitap okumamakla müftehir, doçentlik tezinden sonra makale okumamakla maruf hocalarımızı çoktan beri duymakta, görmekteyiz.
Sevgili gençler, bu yanlışlıklarımızdan sizlerin ders çıkarıp, ilim-irfan sahibi olma yollarını bulmanız icab eder. Bunun için halen mevcut olan numune-i imtisal hocalarımızı iyi tanıyıp onların izini takip etmeli.
Cemil Meriç merhum, “bana sorarsan kütüphaneye dön” diyor. Yine “ikra” emrine geliyoruz. Ama okunmaya değer kitaplar, bir canlı yürüyen kitap rehberliğinde okunup anlaşılabiliyor. Bugün kütüphanelerin azalması, boşalması, test-tost mahalli haline gelmesi bu canlı kitapları fark edememekten olsa gerek. İnsan ciddi bir meşguliyet bulmazsa malayani (saçma, sapan) işlerle meşgul oluyor. Bu da ömrün boşa geçmesi ve sonu pişmanlık demektir. Hz. Niyazi Mısrî: “Mürşid gerektir bildire Hakkı sana hakkelyakîn / Mürşidi olmayanların bildikleri gûman imiş” diyor.
“Tarih muzafferlerin öyküsüdür. Gerçekle kurgunun harmanlandığı bu öykülerin bir de kaybedenleri vardır. Onlar, bir şehrin zor zamanlarında üzerlerine düşenleri yapıp çekilmiştir sahneden. Adapazarı’nın yakın tarihinde derin izleri olan üç Osman, Yusuf Ertuğrul Erdem’in eserinde bir araya geliyor. Nazır Osman… Seyyid Osman… Kara Osman. Biri devletin biri Hakk’ın biri de halkın sesi olan bu üç ismin yolları ayrı olsa da aynı topraklardan besleniyor. Kaderin onları savurduğu yer bazen madalya bazen dua bazen de idam. Kahramanlıkla hainlik arasındaki çizgi kalın değildir, Sakarya Nehri gibi savrulur gider.”
“Hangi sesleri duymak seni rahatlatıyor? Annenin şefkatli sesini duymak sana nasıl hissettiriyor? Kuş sesi, dalga sesi, rüzgâr sesi sende hangi duyguları uyandırıyor? Peki ya dinlemekten hoşlandığın şarkılar seni nasıl etkiliyor?
Bir kedinin miyavlaması, bir kuzunun melemesi, rüzgârda yaprakların çıkardığı ses, bir kurbağanın vıraklaması sana ne hissettiriyor?”
“Seslere Yolculuk” ses kavramını sadece fiziksel bir olgu olarak değil, duygu ve bağ kurma aracı olarak ele alırken okuru iç dünyasına yönelmeye davet ediyor. Kitap aile bireyleri üzerinden farklı ses deneyimlerini aktarırken her bir karakteri bir sesle özdeşleştiriyor. Sadece çocukların değil yetişkin okurların da kendinden bir şeyler bulabileceği bu kitap sorduğu sorularla interaktif bir deneyime de kapı aralıyor.
Seslerin dünyasında yolculuğa çıkmaya hazır mısın?
Bazen bir haber düşer hayatımıza…
Bir patlama, bir kayıp, bir sarsıntı…
Ve o an anlarız; hayat sandığımız kadar uzun, planladığımız kadar kontrolümüzde değildir.
Bu kitap, bir acının ardından başlayan içsel sorgulamanın hikâyesidir.
Bir babanın, bir arkadaşın, bir insanın…
Hayata, hedeflere ve “yeter” duygusuna yeniden bakma çabasıdır.
Uzaklarda bir dostla yapılan sohbetlerde,
yüksek hedeflerin insanı nasıl tükettiğini,
ulaşılamayan hayallerin nasıl ağırlaştığını fark eden bir zihnin izini sürersiniz.
Ve sonra bir çoban çıkar karşınıza…
Hayatı boyunca aynı dağlarda dolaşmış,
ama “göreceğimi gördüm” diyebilecek kadar tamam hissetmiştir kendini.
İşte bu kitap, o çobanın huzuruyla
modern insanın bitmeyen arayışı arasındaki ince çizgiyi anlatır.
Çünkü bazen mesele ne kadar çok gördüğün değil,
nasıl bir dünyada yaşadığındır.
Ve belki de asıl soru şudur:
Senin dünyan ne kadar?
Bazı aşkların izi silinmez; bir fular gibi yıllarca taşınır.
Bazı yollar, kayıplarla kavuşmaların tam ortasında kesişir.
“Kalbim Senin Evindir”, geçmişle bugünü, yasla umudu, rastlantıyla kaderi aynı noktada buluşturan bir roman.
Sessiz acıların, beklenmedik karşılaşmaların ve kalpten kalan mirasların hikâyesi…
513 adet ürün bulunmuştur.