Aşk, insanın kendini aramak için çıktığı, fakat yolda bizzat kendisini kaybettiği o çetin
seyrüseferin adıdır. İnsan bu dünyaya ham bir kelam olarak gelir; nefsin kuyusunda çırpınır,
arafın eşiğinde titrer, gurbetin ayazında kavrulur da nihayet sükûtun ve fena makamının o
saflığına erdiğinde pişer, "Bir" olur.
Elinizde tuttuğunuz bu sayfalarda, kulun ve âşığın yedi ikliminden geçerek kendi hakikatine
yürüyüşü gizlidir. Şiirlerin her biri; kuyunun karanlığından ummanın sonsuzluğuna uzanan
birer basamak, dünyadan ve onun süslü rüyalarından uyanışın sesidir.
Sır, kelimelerin çokluğunda değil; o kelimelerin arkasına saklanan saf ve sert sükûttadır. Biz
sözü israf etmedik; az ve öz söylemeyi, yorulmuş ruhlara bir nefes, arif olan gönüllere ise
gizli bir ayna tutmayı murat ettik.
Bu kitap; nefsine karşı duranların, "Bıraktım Sana" diyerek teslimiyet hırkasını giyenlerin ve
son eşikten geçip hiçlik noktasında baki kalana kavuşanların hikayesidir.
Beşeri perdenin arkasındaki ilahi tecelliyi görenlere, sözün bittiği yerde kalbiyle dinleyenlere
selam olsun.
Pirfanî
Bazı pencereler dışarıyı değil insanın içini gösterir. Sabah ezanının sessizliği rahmete dönüştüren daveti köyün üzerine usulca yayılırken gecenin karanlığı yerini ilk ışıklara bırakıyordu. Ayşin, bir evin içinde, bir pencerenin kenarında hayatın geçip gidişini izliyordu sessizce. Gidenleri, beklenenleri, hiç gelmeyecek olanları... Bir yol uzanıyor yeşilliklerin arasından, kimi zaman umut kimi zaman keder olan… Bahçedeki ağaçlar ise yalnızca mevsimlere değil, söylenemeyen hikâyelere de tanıklık ediyor. Bu roman yokluğun içindeki sabrı, gündelik hayatın sessiz direnişini ve bir kadının görünmeden var olmasını anlatıyor. Ayşin'in Penceresi, kaybetmenin, sabretmenin ve tevekkülün iç içe geçtiği; insanın en karanlık anlarında bile Rabbine tutunmasının nasıl bir umut yeşertebildiğini anlatan, yüreğe dokunan bir roman… Sözle değil sessizlikle konuşan bir hikâye. Ayşin’in Penceresi; beklemenin, kabullenişin ve inancın romanı.
Bir savaş kaybedilmişti. Düşman Anadolu'yu işgal etmeye başlamıştı. Fakat ummadıkları bir şey vardı: Vazgeçmeyen bir millet…
Balıkesir'de ise bir avuç köylü, düşmana karşı sıra dışı bir plan hazırladı. Tülütabaklar olarak anılan bu cesur insanlar, korkutucu görünümleri ve zekâlarıyla düşmana karşı koymaya çalıştı. Peki, silahlı askerler gerçekten korkutulabilir miydi?
Kurtuluş Savaşı'nda yaşanmış gerçek bir olaydan esinlenen bu hikâye, cesaretin ve zekânın bazen en güçlü silahtan bile etkili olabileceğini anlatıyor.
Gece oldu yine; yüreğimin pusundan olsa gerek göremiyorum önümü.
Aşçı İbrahim Dede’nin 19. yy. sonlarında kaleme almaya başladığı hatırat ve seyahatname türündeki eseri, bir dervişin hatıraları olmaktan ziyade O dönem Osmanlı toplum hayatını
çok yönleriyle etraflıca anlatmaktadır. İstanbul’daki tasavvufi hayat ile Erzurum, Erzincan, Şam, Hicaz, Bağdat, Edirne’ye kadar Osmanlı coğrafyasındaki özellikle askeri hayatı cazip bir üslupla gözler önüne sermektedir.
Bu hatıraları birkaç yıl evvel okumuş çok zevk almıştım. Zaten ruhaniyetli kitaplar kendini okutuyor. 2025 yılı ikinci yarısında, bu kitaptan biz de seçmeler yapsak, hem lisan zevki
hem maneviyat meylinin kuvvetlenmesine vesile olabilir, diye düşündük. Bu sebeple eserin ilk 2 cildini yeniden anlamaya çalışarak okuduk. Hakikaten peşin hüküm, fikri sabit sahibi
olmayanlara ecdadın zengin dilini zevk ettirir, inşirah ve intibaha vesile olur diye bu çalışmayı yaptık. Sivil asker azizanın himmetlerini ümid ve temenni ederiz.
« Miri Malı Çarşısı » ile başladığımız zat-ı muhteremin, nevi şahsına münhasır “müfid ve muhtasar eserlerden” nakiller yapmaya devam ediyoruz. İnsanlara, hadiselere bir kitap nazariyle bakabilmek, anlam verebilmek, hayatı anlamlandırabilmek ve büyüklerin sözlerinin ardındaki derinliği keşfederek zevkiyâb, şifayâb olalım istedik. Çalışma gayreti, yaşayan eserleri, yetiştirdiği talebeleriyle tanınan hezarfen zevatların eserlerini okumaya anlamaya çalıştık. Güzel yaşamış, güzel hatıralar kelamlar bırakmış mübarek insanların eserlerinden istifade etmek herkese nasip olmuyor. Bizim ecdadımız “sözü mevzun düşürmeye” ahenkli ve manalı söz söylemeye dikkat etmiş. Tarihimizde nazım-nesir eser vücuda getirmede kadın-erkek adeta yarış halindedir. İlmi çalışmalar çoğaldıkça bunlar kül-toprak altından çıkacaktır. Okuyanların dinleyenlerin hatırları hoş, gönülleri şad u handan olması ümid ve temennisiyle.
Görünce seven, sevince yazan Fahri Tuna, M. Selahaddin Şimşek’in güzel gönlünden gelen ısrarlı dileğe uyarak başladığı “portre” yazılarından oluşan kitap zincirine iyilik dolu yeni bir halka ekliyor: “Gördüm Sevdim Yazdım.” Bu kez, Mehmet Şeker dostumuzun da hamurunda tuzu var. Tuz diyorum ama şekerden daha tatlı.
Tuna, modern Türk edebiyatının çorak bir alanını gönlünün pınarıyla sürekli sulayıp duruyor. Portre yazıları denince artık akla ilk onun adı geliyor. Anlatırken nakış gibi dokuyor. Bilgi ve belge dağarcığımıza yenilerini ekliyor. Böylece hem bir dil şöleni çıkıyor karşımıza hem de yakın kültürel/toplumsal tarihimizin, tarihdaş coğrafyamızın en zengin sofrası seriliyor.
Sadık Yalsızuçanlar
Tanınmış bir üniversite hocamız “çalışmak için üniversiteden emekli oldum” demiş. Hem çalışma şartlarından hem de talebelerin ilim talepsizliğinden hoşnutsuzluğunu dile getirmiş. Bunlar hakikaten ciddi meseleler. Üniversite en üst ilim müessesesi. Mensuplarının kütüphane ve laboratuvardan çıkmaması gerekir.
Üniversiteyi bitirdikten sonra yeni kitap okumamakla müftehir, doçentlik tezinden sonra makale okumamakla maruf hocalarımızı çoktan beri duymakta, görmekteyiz.
Sevgili gençler, bu yanlışlıklarımızdan sizlerin ders çıkarıp, ilim-irfan sahibi olma yollarını bulmanız icab eder. Bunun için halen mevcut olan numune-i imtisal hocalarımızı iyi tanıyıp onların izini takip etmeli.
Cemil Meriç merhum, “bana sorarsan kütüphaneye dön” diyor. Yine “ikra” emrine geliyoruz. Ama okunmaya değer kitaplar, bir canlı yürüyen kitap rehberliğinde okunup anlaşılabiliyor. Bugün kütüphanelerin azalması, boşalması, test-tost mahalli haline gelmesi bu canlı kitapları fark edememekten olsa gerek. İnsan ciddi bir meşguliyet bulmazsa malayani (saçma, sapan) işlerle meşgul oluyor. Bu da ömrün boşa geçmesi ve sonu pişmanlık demektir. Hz. Niyazi Mısrî: “Mürşid gerektir bildire Hakkı sana hakkelyakîn / Mürşidi olmayanların bildikleri gûman imiş” diyor.
“Tarih muzafferlerin öyküsüdür. Gerçekle kurgunun harmanlandığı bu öykülerin bir de kaybedenleri vardır. Onlar, bir şehrin zor zamanlarında üzerlerine düşenleri yapıp çekilmiştir sahneden. Adapazarı’nın yakın tarihinde derin izleri olan üç Osman, Yusuf Ertuğrul Erdem’in eserinde bir araya geliyor. Nazır Osman… Seyyid Osman… Kara Osman. Biri devletin biri Hakk’ın biri de halkın sesi olan bu üç ismin yolları ayrı olsa da aynı topraklardan besleniyor. Kaderin onları savurduğu yer bazen madalya bazen dua bazen de idam. Kahramanlıkla hainlik arasındaki çizgi kalın değildir, Sakarya Nehri gibi savrulur gider.”
“Hangi sesleri duymak seni rahatlatıyor? Annenin şefkatli sesini duymak sana nasıl hissettiriyor? Kuş sesi, dalga sesi, rüzgâr sesi sende hangi duyguları uyandırıyor? Peki ya dinlemekten hoşlandığın şarkılar seni nasıl etkiliyor?
Bir kedinin miyavlaması, bir kuzunun melemesi, rüzgârda yaprakların çıkardığı ses, bir kurbağanın vıraklaması sana ne hissettiriyor?”
“Seslere Yolculuk” ses kavramını sadece fiziksel bir olgu olarak değil, duygu ve bağ kurma aracı olarak ele alırken okuru iç dünyasına yönelmeye davet ediyor. Kitap aile bireyleri üzerinden farklı ses deneyimlerini aktarırken her bir karakteri bir sesle özdeşleştiriyor. Sadece çocukların değil yetişkin okurların da kendinden bir şeyler bulabileceği bu kitap sorduğu sorularla interaktif bir deneyime de kapı aralıyor.
Seslerin dünyasında yolculuğa çıkmaya hazır mısın?
Bazen bir haber düşer hayatımıza…
Bir patlama, bir kayıp, bir sarsıntı…
Ve o an anlarız; hayat sandığımız kadar uzun, planladığımız kadar kontrolümüzde değildir.
Bu kitap, bir acının ardından başlayan içsel sorgulamanın hikâyesidir.
Bir babanın, bir arkadaşın, bir insanın…
Hayata, hedeflere ve “yeter” duygusuna yeniden bakma çabasıdır.
Uzaklarda bir dostla yapılan sohbetlerde,
yüksek hedeflerin insanı nasıl tükettiğini,
ulaşılamayan hayallerin nasıl ağırlaştığını fark eden bir zihnin izini sürersiniz.
Ve sonra bir çoban çıkar karşınıza…
Hayatı boyunca aynı dağlarda dolaşmış,
ama “göreceğimi gördüm” diyebilecek kadar tamam hissetmiştir kendini.
İşte bu kitap, o çobanın huzuruyla
modern insanın bitmeyen arayışı arasındaki ince çizgiyi anlatır.
Çünkü bazen mesele ne kadar çok gördüğün değil,
nasıl bir dünyada yaşadığındır.
Ve belki de asıl soru şudur:
Senin dünyan ne kadar?
Bazı aşkların izi silinmez; bir fular gibi yıllarca taşınır.
Bazı yollar, kayıplarla kavuşmaların tam ortasında kesişir.
“Kalbim Senin Evindir”, geçmişle bugünü, yasla umudu, rastlantıyla kaderi aynı noktada buluşturan bir roman.
Sessiz acıların, beklenmedik karşılaşmaların ve kalpten kalan mirasların hikâyesi…
Kalmadı artık
Yüreğime yakışmayan
Eğreti elbiselerim
Ama bilirim
Kül, kanat ve deniz…
Peşimi sürer gizli gizli
Yetişir şifaya sevdiklerim
Zamanı, ânı onarır bütün bildiklerim
“Aaa! Bu olmaz.” diyor.
“Neden olmaz?”
“Annenizin kimlik kartında doğum tarihi yanlış yazılmış. Lefkoşa’ya gidip bunu düzeltmeniz gerekiyor.
“Nasıl yani?”
“Bakın, doğum tarihi var, ama ay ve gün yok.”
“Ne olacak canım? Tarih var ya”
“Olmaz. Düzeltip getirmeniz gerekiyor.”
“Nereye gideceğim.?
“İçişleri Bakanlığına gitmeniz gerekecek. Nüfus Kayıt Dairesine gidip doğum tarihini düzeltmeniz gerekiyor.”
“Canım tarih belli işte. Ay ve gün olsa ne olur, olmasa ne olur?”
“Olmaz”
“Neden olmaz?”
“Prosedür öyle.”
Dünya her an her dakika yine alışılageldik şeyler yapıyor. Saatlerdir bahçedeki çınarın üzerinden seslenen cırcır böceği dışında bir şey duymayan Said, ani bir sıçramayla avuçlarına konan çekirgeyi yakalıyor. Buhurumeryem, hanımeli, yasemin, limon, akasya kokuları dükkândaki zerrelerle bile gönül bağı kuruyor.
Getirdiği haleleri ve kokusunu yadigâr bırakarak ayrılıyor taş sokaklardan saraylı misafir. İçerideki hava bile onu selamlıyor, onu uğurluyor. Dört tarafı amber kokuları sarıyor.
Duyularla inşa edilen hafıza şehrinde, en itibarlı yere sahip olan nedir? Yolda giderken, bir gülümseme bulur insan ansızın yüzünde. Bazen hızlı adımlarla uzaklaşan birinin peşinden düşer gider bakışlar. Bazense birinin kokusunu bileğine sıkıp uyumaya çalışır ağlamaklı gecelerde. Kimi zaman gözlerini kapadığında içindeki ılıklık gibi bir anda, bir zamanda, o günde.
181 adet ürün bulunmuştur.