Değişim Yayınları

Aynalıkavak Yazıları

  • 9786054031467
  • VAR

28,00
 
NİÇİN AYNALIKAVAK YAZILARI?
Kimseler bilmez; görür de bilmez, bilir de görmez: Tozlu Camiinin kıblesinde, Pirinç Pazarı ile Orta Camii arasından geçin kıbleye doğru, Kapalıçarşı ile Soğanpazarı’na varmadan önce; insanın içini açan, yeşil bahçeli, üç beş ağaçlı, küçük ama şirin mi şirin bir semtimiz vardır; En yaşlı kavakta da paslı bir tabela/levha: Aynalıkavak Çarşısı.
İşte Aynalıkavak Çarşısı’na, ruhu çarşılarda yaşayan Adapazarı’nın “nabzının attığı yer” demek biliniz ki mübalağa olmayacaktır.
Elinizdeki bu kitap adını o çarşıdan, o ruhtan, o bakıştan, o hissiyattan alıyor.
Gençliğimin en büyük hayali, “Sakarya Ansiklopedisi”ni hazırlamak ve yayımlamaktı. Bu amaç doğrultusunda yirmi yılı aşkın süredir, aralıklarla da olsa çalışıyorum; atalarımızın “damlaya damlaya göl olur” sözü misâli...
Bu uzun maratonda önüme küçük, sürpriz, sevimli, insanın içini açan istasyonlar çıkıyor; denizlere ulaşan büyük nehirleri besleyen dereler, çaylar, şelaleler misâli.
Bu sürpriz ve sevimli duraklar, bana şirin üç kitap armağan etti: “Sakarya Şairleri”, “Adapazarı Yazıları” ve “Aynalıkavak Yazıları”. Unutmadan; “Sakarya’dan Yetişenler” ve “Adapazarı’ndan 40 Sûret” de yolda...
Bu kitapları bir bakıma ansiklopedinin ana bölümleri/iskeleti olarak da düşünmek mümkün.
“Adapazarı Yazıları”, 2008-2010 yıllarında iki yılı aşkın bir süre Yeni Sakarya gazetesinde haftalık olarak aynı başlıkla yayımlandı. Bir dostumun diliyle “Adapazarı sevdalılarına kızılcık şerbeti” serinliği veren bu yazılar ümit ediyorum ki XX.Yüzyıl Adapazarı’sının gelecek yüzyıllarda da bilinmesine zemin hazırlar.
Bu kitapta tarihten spora, folklordan sinemaya, edebiyattan ticarete, sanayiden sanata kadar, birçok alanda, birçok kişi, grup veya kurumları bulacaksınız. Birçoğu duyduğunuz, hatta görüp de unuttuğunuz kişi veya kurumlar.
“Sözü bağlayın” düsturu çerçevesinde, bir şehrin hikâyesini gün yüzüne çıkartırken, bu kitabın ortaya çıkışına öyle “hikâyeden değil”, bilgi, belge, emekleriyle “gönülden” destek olan ve “kocaman teşekkürü” hak edenler var: Beni yazıya başlatan Kemal Özdemir, kalemimi terbiye etmek için yıllarını veren rahmetli Selahaddin Şimşek. Demircan Dilek, Hüsnü Gürsel, Erol Girişken, Ekrem Karaberber, Hamdi Özarutan, Semih Saner, Alaaddin Taşçeken, Abdullah Çelik, Altan Balcıoğlu, Atilla Oral, Doç. Dr. Enis Şahin, Aydın Duran, Zeki - Arda Aydıntepe, Mücahit Kofoğlu, kapak fotoğrafı için Nevzat Yıldırım’a, Değişim Yayınları sahibi İsmail Aydın’a, değerli takdim yazısı için kardeşim Cihat Zafer’e… Bana daima sabreden eşim Gülseren Hanım’a, düzeltiyi yapan kızım Ayşenur Gülsüm’e... Kapağı yapan Aydın Y. Duran’a… Söz konusu yazıların kitaplaşmasına katkıları nedeniyle Sakarya Valiliğine, Sn. Vali Mustafa Büyük’e, Sakarya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne, İl Müdürü değerli edebiyat ve bilim adamı Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Yorulmaz’a ve kitaba emeği geçen herkese ayrı ayrı teşekkürü borç bilirim.
“Sıla-yı Rahim” yani akrabayı ziyaret, kültürümüzde önemli vecibe ve geleneklerimizdendir. Ben şehir yazılarımı “sıla-yı rahim“ duygu ve düşüncesiyle kaleme almaya çalıştım. Umarım “Aynalıkavak Yazıları”nın, Adapazarı’nın tanınmasına, bilinmesine, sevilmesine karınca kararınca katkısı olur.
Fahri Tuna
Beşköprü, 20 Şubat 2011
Fahri TUNA
1959 Sakarya  Kaynarca doğumlu.  Sakarya Mühendislik Fakültesi Endüstri Mühendisliği’ni bitirdi (1982). 1985-2000 yıllarında Adapazarı Belediyesi’nde farklı birimlerde çalıştı. Adapazarı Büyükşehir Belediyesi’nde Kültür Müdürü (2000-2003) ve Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı (2004-2009) görevlerinin ardından emekli oldu. 2009 yılından bu yana 9 ili kapsayan Güneydoğu Anadolu Birliği’nde “Danışman” olarak görev yapmaktadır.
Portreleri ve araştırma çalışmalarıyla tanınan Tuna’nın yazıları Türk Edebiyatı, Dergâh, Yedi İklim, İzlenim, Çalı, Vitrin, Ada, Irmak, Ihlamur, Abbara  gibi dergilerde yayımlandı. 50’nin üzerinde kitabın editörlüğünü üstlendi, birçok ulusal ve uluslararası etkinliklerin düzenleme kurullarında yer aldı. Kurucularından olduğu ve 120 aydır yayımlanan Irmak Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmektedir. Sakarya Ansiklopedisi üzerine yoğunlaşan Tuna, fotoğraf sanatıyla da yakından ilgileniyor. 
Yayımlanmış kitapları: “Bir Şampiyonluğun Öyküsü” (1987), “İz Bırakanlar” (1988), “Yanlış Hata” (1991), “Sakarya Şairleri” (2000/2010, 7 baskı), “Adapazarı Yazıları” (2007), “Akşamın Aydınlığında Portreler” (2010), “Aynalıkavak Yazıları” (2011).
 
İSTASYON’DA ÇINARLAR VE KARGALAR OLMADAN…
Zaman nasıl da çabuk geçiyor. Sanki tarih denen şeyin farkına varmamız için böyledir. Koskoca Mısır uygarlığı için de bu böyle, Yunan tarihi için de… Bir de bizden örnek verelim. 600 yıl dediğimiz “şey”, toplam 36 padişahtan ibaret değil mi? İnsan, tarihi sayılara vurduğu zaman, kuru bir “şey” geçiyor eline hep.
Oysa kral da olsalar, padişah da olsalar, insanların her bir günü kıymetli ve bir daha ele geçmez değil mi? 36 padişah içinde 36 günden az tahtta kalan da var, 36 yıl hüküm süren de… Kanuni’nin sadece 1 günü bile başlı başına upuzun bir tarih sayılmaz mı? Genç Osman’ın kahrı, Cem Sultan’ın sürgünde tek günü kısa mıdır?
Kentler için de böyle değil mi? Kentlerin saati de mimariyle işliyor, oralarda yaşayan insanlarla ve kültürlerle işliyor, ilklerle, ilginç olaylarla işliyor… Böyle böyle insan ve mekân, zamanla kentlerin yüz çizgilerini oluşturuyor. Süleymaniye kadar Sinan’dır İstanbul’un alnına vuran, Yahya Kemal’dir, Divan şiiridir, hatta kemani Tatyos Efendi müziğidir, ta Endülüs’ten sefer etmiş Sefarad seslerdir. Canım İstanbul siluetinin ışığı bunlardır. Adapazarı da her kente nasip olmayacak zenginliklere sahiptir. Bilmek gerekir. Beşköprü’süz Adapazarı olur mu, Çark Suyu akmadan, Sait Faik’siz, vagon yapılan “pavlika”sız, ırmak taşmadan, Islama Köfte’siz, Hanaltı’nı görmeden, Meserret Otel’siz, Sapanca mavilenmeden, Geyve Boğazı’ndan Kuvayi Milliye geçmeden, Kambur Kerim’siz, Ali Fuat Paşa’sız, Arifiye’siz, Çark Mesire’siz, İstasyon Caddesi’nde çınarlar ve kargalar olmadan, Kerim Korcan’sız, Faik Baysal’sız, Sarduvan’sız Adapazarı olur mu?
 Biz yeni yazmaya başlamış bir avuç arkadaş dünyayı kendi istediğimiz gibi algılamaya meyilliydik… Daha doğrusu istediğimiz gibi bir dünya için yazmaya yeltendik. Büyük fikirlerimiz, benzersiz üsluplarımız, çok farklı ve zengin bir dilimiz vardı. Buna inanıyorduk. Konularımız da bu özelliklere yakışır olmalıydı, büyük konularımız vardı. Benim böyle yazılmış tam üç kitabım var. Bakıyorum da kendi kendimi kandırmışım.
Fahri Tuna öyle yapmadı.
O başka bir yoldan gitti. Uzun, çetrefil, yazarına hemencecik ün falan getirmeyecek bir yoldan. Tarih yazmayı, tarihimizi unutturmamayı seçti. Araştırmayı, sormayı, küçücük detayları yan yana getirmeyi… Hamallık yapmayı seçti yani. Onca hatıra, isim, yer, olay, bütün bunları derleyip toparlayıp bir tarih oluşturmaya davrandı.
Hem de yine hemencecik şan şöhret getirecek bir alanda değil, Ermeniler tarihi, Museviler tarihi, yakın tarih falan değil. Adapazarı tarihi.
Adapazarı tarihi demek, aslında az önce saydıklarımın da neredeyse tamamı demek.
Adapazarı’nda olmayan ne var ki acaba tarihimiz içinde. Fahri Tuna’nın kitabından, kitaplarından bahsetmeyeceğim. Sadece teşekkür etmem gerek. Yarın yazılacak ne varsa edebiyat adına, roman da, şiir de, hikâye de, deneme de… Eğer Adapazarı’ndan söz edecekse, mutlaka Fahri Tuna’nın bu kaynak kitaplarından parçalar olacak onlarda. Adapazarı durdukça bu kitaba, bu kitaplara başvurulacak.
Cihat Zafer.
17 Şubat 2011, Adapazarı
 
PORTRE
Fahri Tuna
Adapazarı Aynalıkavak Çarşısı:
İTİMADIN ÂBİDELEŞTİĞİ MEKÂN
Adapazarı, isimlendiği üzre, çarşılardan müteşekkildir
Bu çarşıların başında ise, Aynalıkavak Çarşısı gelir.
Aynalıkavak Çarşısı, Adapazarı’na “yön veren”, “ruh veren”, “renk veren” çarşıdır.
Güneyine Kapalıçarşı’yı, kuzeyine Tozlu Camii’yi, batısına Ayakkabıcılar Çarşısı ile Orta Camii’yi, doğusuna da Soğanpazarı’nı almış; bir elinde havuzu, diğerinde çeşmesi, üzerinde esen kavak yelleri ile Aynalıkavak Çarşısı, ağustos sıcağında canlarıyla sohbete dalmış bir Anadolu ermişidir.
Bu çarşının hikâyesi, ne bir masaldır, ne de senaryo; vaka ne bir tarih öncesinde geçmektedir, ne de ütopik bir toplumda; evet, yaşayanlarının büyük çoğunluğu Rahmet-i Rahman’a kavuşmakla beraber, bir kısmı -çok şükür- hâlâ aramızdadır; arzu eden yaşı 70’in üzerindeki büyüklerimize sorabilir.
Vaktâ ki takvimler XX. Yüzyılın ilk çeyreğini göstermektedir; gün henüz “kendi kendimiz” olduğumuz gündür; ahali fötr şapka zirzopluklarından uzak, çikolatayı daha tanımamış, Abbas’ın yahut Mazlum’un leziz helvalarıyla nefis köreltmektedir.
Adapazarı nüfusunun on binler olduğu günler… “Ada”da “pazar” kurulmaktadır ya yoğurtçuların mekânı Aynalıkavak Çarşısıdır. Satıcılar ellerinde bakraçları, kavakların serin gölgesine çöreklenmekte, “olana bereket” idraki içinde rızklarını nasiplenmektedirler. Fiyatlar I. Cihan Harbine ve İstiklâl Savaşına rağmen “sabit gibi”dir ve herkesçe mâlumdur. Köyden gelen satıcılar, kuşluk vaktine kadar sattıklarını satar, kalan bakraçları kavak dallarına asar, alış-verişe giderler. Yoğurt alıcıları da gelir, meselâ iki okka yoğurt alır, parasını bakracın yanına veya içine bırakır, devam ederlermiş. Bu arada birkaç saat içinde diğer çarşılardan hususi ihtiyaçlarını gideren yoğurt satıcıları, Aynalıkavak Çarşısı’na döner, kalan yoğurtlarla açıktaki paralarını alır, köylerine dönerlermiş…
Üzerinden sadece yarım asır kadar geçen bu hikâyeyi dinleyince, insanın neredeyse küçük dilini yutası geliyor.
Nereden nereye?
Hiçbir resmi güvenlik gözetimi olmamasına rağmen paranın ortalıkta dolaştığı bir devirden, en modern ve ileri aletlerle donanmış emniyet ve maliye teşkilatlarına rağmen, polisiye dizilerini aratmayan soygun hikâyelerine…
Bugün, TV ve gazete haberlerinde vaka-ı adiyeden (sıradan) sayılan banka ve mutemet gasplarına, havalandırma deliğinden girilip oksi-asetilen kaynağıyla parçalanan çelik kasa soygunlarına şahit olundukça, insan, günün “sahte medeniyeti”nden nasıl da iğreniyor ve içine “o günlerin sade ama mesut bir ferdi olma” hasreti doluyor.
Anlıyoruz ki, o devrin insanları, “Allah korkusu” ve “kul hakkı”nı her şeyin üzerinde tutan insanlardır; bunu işyerlerinin isimlerinden de anlamak mümkün zaten; İtimat Bakkaliyesi, Bereket Aşevi, Güven Kasabı, Huzur Eczanesi vs.
Son çeyrek asırda, önce “atom”, sonra “uzay”, şimdilerde de “bilişim çağı”nı yaşadığımız iddia ediliyor ve her gün yeni bir teknoloji harikasıyla “egolarımız okşanıyor” amma; doğrusu ısrarla da sormak gerekiyor: Hangi çağda bu kadar çok itimatsızlık, gasp, soygun, talan, savaş ve vahşet hüküm sürmüştür?
Marifet gökyüzünde değil, gönlümüzün derinliklerinde cirit atabilmekte.
“İlerleme” uğruna “insanı unutan” çağdaş medeniyetin ve onun mensubu robotlaşmış kafaların, Aynalıkavak Çarşısından öğrenecekleri çok şey var: Temeli huzur ve güvene dayalı bir medeniyetin ayak izlerini orada bulabilirler.
Aynalıkavak Çarşısı için lûgattaki en münasip deyim, “itimadın âbideleştiği mekân” olmalıdır.   
 
 
 
 
 
 

Ürüne ait yorum bulunmamaktadır.

Güvenlik Kodu

Benzer Ürünler

Kampanya ve İndirimlerden Haberdar Olun!
Yukarı
Hipotenüs Hipotenüs E-Ticaret Sistemleri İle Hazırlanmıştır.