| Kitap Adı | : | Füsuli Hallü Akd ve Usul-i Harcu Nakd / İslam Devletleri Tarihi |
| Yazar Adı | : | Doç. Dr. Mustafa Demir |
| ISBN | : | 975-6267-70-4 |
| Kapak Tasarımı | : | Aydın Duran |
| İlk Baskı Tarihi | : | Ocak 2006 |
| Baskı Sayısı | : | 1. Baskı |
| Kağıt Cinsi | : | İthal Kağıt |
| Kapak Cinsi | : | Karton Kapak |
| Liste Fiyatı | : | 9.5 TL |
| Sayfa | : | 175 Sayfa |
| Ebat | : | 16,5 x 23,0 |
Ürüne ait yorum bulunmamaktadır.
Şirk, sosyal adaletsizlik, ahlâki çöküntü, kadınların değersizleştirilmesi, -fert ya da devlet- zengin ve güçlülerin fakir ve zayıflara haksızlık ve zulümleri, kan davaları, içki, kumar, şans oyunları, tefecilik, faiz, rüşvet, adaletsizlik, zina vb. daha birçok kötülükler tıpkı cahiliye döneminde olduğu gibi ve hatta daha yaygın halde günümüzde yaşanmaya devam ediyor.
Peki, ne oldu da yaklaşık bin beş yüz yıl geçtikten sonra Kur’ân önümüzde duruyor, Peygamber Efendimizin (sav) sünneti biliniyor ve korunuyor olduğu halde cahiliye döneminde olanlar bugün yine zirve yaptı?
21. yüzyılın günümüz insanı, bilgi ve teknolojide doruk noktada olmasına karşın insani değerler açısından barbarlık çağının cahilliğinden nasıl kurtulacak?
Peygamber âşığı Seyfi Çuhadar, Böyle Bir Peygamber Sevilmez mi? Peygamberimizi Sevdim Ben adlı eseriyle, geçmiş ve günümüz âlimlerinin değerli çalışmalarını inceleyip harmanlayarak yılların verdiği birikimle hâlisane ve âcizane duygularla okuyucularına bu soruların cevaplarını sunuyor.
Allah’ı sevmenin ve O’nun sevgisine ulaşmanın yolunun Hz. Peygamber’e (sav) uymaktan geçtiğini önemle hatırlatıyor. Dini doğru anlamak ve yaşamak için Sünnet-i Seniyye’nin bilinmesi ve uygulanmasının zorunluluğunu dile getiriyor. Bireyin inançtan ibadete, ticaretten ahlâka kadar tüm hayatını şekillendiren, sahih din anlayışının iki temel kaynağı, en güvenilir rehberi olan Kur’ân ve Sünnet’in bir bütünlük içerisinde yaşanması gerektiğini açıklıyor.
Yazarın kitap boyunca hissedilen bu yöndeki samimi niyet ve gayretleri okuyucularda da aksiseda bulacaktır.
Göç, her ne şartlarda yapılmış olursa olsun, bir yerinde ya da bir yerlerinde acıyı saklar. Bu durum, en meşakkatli göçler için de en müreffeh göçler için de geçerlidir. Çünkü göç, ardında bırakılanbütün geçmişi, dipdiri ve taptaze olarak elinde tutar. Dolayısıyla, her göç, birikmiş bir özlemdir. Her göç, geçmişi, her gün, her an defalarca tekrar tekrar yaşamaktır. Her göç, ağacın köke bağlılığı neyse onu yitirmektir. Her göç, ayrı bir gurbettir. Gurbet ise başlıbaşına, apayrı bir acı ve ızdırabın adıdır. Gurbet; Üstad Necip Fazıl Kısakürek (2013)’in dizelerinde:
“Gül büyütenlere mahsus hevesle,
Renk dertlerimi gözümde besle!
Yalnız, annem gibi, o ılık sesle,
İçimde dövünüp ağlama gurbet!..” yazdığı gibi, annemizin ılık sesiyle içimizde dövünüp ağlayan bir duygu ya da Şair Fahri Ali (Baymak, 2016)’nin ifadesiyle suyun bile ağırlaştığı bir yaradır.
Balkan Harbi, Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden silinme eyleminin ya da Şark Meselesi’nin çözümünün provası hükmündedir. Bu prova, yüz binlerce insanın katledilmesi, yerinden yurdundan edilmesi, evsiz barksız kalması ve açlığa mahkum olması uğruna yapılmış ve yaptırılmıştır. Bu dönemde var olan kolera salgını ve ağır iklim koşulları da bu provayı adeta kolaylaştırmıştır. Osmanlı Devleti, gerek sayısal olarak gerek moral olarak gerekse yapısal olarak kazanılması mümkün olmayan bir harbe sokulmuştur. 93 Harbi sonrasında Balkan coğrafyasındaki terör ve çetecilik olayları ile yıpratılmış ve savaş stratejisini daha önce hiç tatbik etmediği bir sistem (kolordu düzeni) ile belirlemiş olan ordu, yolları, iletişim ve ulaşım imkânları kısıtlı bir konum ile harbe giren Osmanlı Devleti’nin, bu harbi kazanacağına, harp taraftarı olan manipüle edilmiş bir kitleden başka kimse inanmıyordu. O kitlenin de harp taraftarlığı her türlü bilgi ve donanımdan yoksundu. Dönemin yöneticilerinin harp taraftarı olan o kitleyi teskin etmek için kullandıkları ifadeler, aynı zaman da devletin acziyetinin değişik bir ifadesinden başka bir şey değildi. Bu açıdan bakıldığında bu kitlenin, mevcut hükümetin değişmesi gibi siyasi bir ihtiras ve amaç uğruna koskoca devleti kaybedeceği belli olan bir savaşa sokma gayreti içinde olduğu düşünülebilir.